27 Mayıs 2015 Çarşamba

Alışkanlıkları Kırma Yolunda

Yer: Tuz Gölü
Fotoğraf: Hazal Orhon Yer: Tuz Gölü
                                                                                       
Bugün günlerden Çarşamba, az önce yani saat 9’u 10 geçe uyandım. 3 gündür yataktan çıkışım ortalama bu saatlere denk geliyor. Pazartesi günü o günün Pazartesi olduğunu anlamayacak kadar çabuk geçti, Kemeraltı’nda, Alsancak’ta yapılacak şeyler vardı çünkü. Salı günü ise şu an okumakta olduğunuz blogu açmak, yanımda olmasını istediğim şeyleri taşınabilir bir sürücüye özenle yerleştirmek ve küçücük bir çantaya kendimi sığdırmaya çalışmakla geçti. Bu sığma konusuna başka bir yazıda yer ayırmayı istediğim için şimdi üzerinde durmuyorum. Zira üzerinde durmak istediğim şey şu anda tam da içinde bulunduğum alışkanlıkları kırmaya bağlı garip hisler karmaşası. Dün gece rüyamda 7.5 yıldır beraber çalıştığım iş arkadaşlarımla aynı otobüsteydik*. Çalışma yerimiz bu otobüsmüş meğer. Fakat her ne hikmetse benim çalışasım yok, bilgisayar önümde duruyor, boş boş bakıyorum ekrana, saatlerce! İşin garip tarafı bir gün önce yapmakta olduğum işe devam etmem gerekirken ben onu da unutmuşum tümden. O saatleri oyalanarak geçirdikten sonra bu sefer ne iş yapacağımı sormak da uygun olamayacağından  –çünkü “e bu saate kadar ne yaptın” diye soracaklar– gözlerimi sıkıca yumup hatırlamaya zorluyorum kendimi. Tam o sırada Flora’dan Ayşe bana ve otobüsteki herkese tek tek yaban mersini kurusu dağıtmaya başlıyor ve bir oyuna davet ediyor bizleri. Birdenbire benim işe ara verişim konuşuluyor ve ben anlıyorum ki artık bir şey yapmak zorunda değilim. Hatta bana neden bilgisayarı hâlâ kucağımda tuttuğumu sorup, aralarında gülüşüyorlar. Bu arada o  gün aynı zamanda benim doğum günümmüş, yolculuğun bir kısmında “neden hiç kimse bunu hatırlamıyor” diye hayıflandığımı da hatırlıyorum uyandığımda, sonra kendi kendime diyorum ki “yok senin doğum gününe daha bir ay var yahu, kimse unutmuş değil merak etme”

Bugün günlerden Çarşamba, 9’u 10 geçe hafif gergin uyandım. 1 yıllık bir bilinmezin ilk günleri, daha dün sabah bir boşluk anında “ne yapacağım lan ben bir yıl?” deyiverdim. Sanki sarhoşken şuursuzca atılmış bir imza gibi geldi aldığım bu işe ara verme kararı ve son bir kaç ayki hazırlığım. Sonra o duygu-düşünce selinden gülerek ve hayatın bana getireceği sürprizlere kalbimi açık tutmaya niyet ederek çıktım. Bu ikisi arasındaki geçişte zihnimdeki düşünceleri sorarsanız da şöyle tarif edeyim: Hani eskiden –kimi yerlerde hâlâ– pazarlarda her tezgahtan aynı anda olanca uyumsuzluğuyla “abla buyur, batan geminin malları bunlar, ikizlere takke, son fiyaattt, bi yiyen bi yemiyen pişman, derrryaa kuzusu bunlaaarrr” kabilinden atonik sesler gelirdi ya, bunlarla baş etmenin iki yolu vardı, en azından benim için: 1. Orayı hemen terketmek 2. Aralarındaki enteresan uyumu yakalayıp, abilerin yüzlerine karşı gözlemci konuma geçmek, her ne kadar onlardan biri sütyeni kafasına geçirmiş olsa da!

Kendi örneğimde ben bu sefer ikinciyi seçtim. Gözlemliyorum onu. “Gökçee alıştığın harcama kafası nasıl değişecek, artık maaş yok, Gökçee ya para biterse, Gökçeee ne saçma bir şey yaptın sen, neyine güvendin öyle, Gökçieee, hop sana dedik, iki kişi gezmek kolay mı sandın, Gökçe, düzensizlikle nasıl baş edeceksin ki, Gökçe, okuyayım yazayım diyorsun, o küçücük çantaya neyi sığdıracaksın pardon (bak yine aynı konu!), saçların uzasın mı yoksa kısa daha mı rahat olur, kalabalık ve yalnızlık ihtiyacını dengeleyebilecek misin, vize falan verecekler mi sana, işteyken başvursaydın ya şapşal, hep gezecek misin, işe yarar birşeyler yapmayacak mısın, gönüllü olup tuvalet mi temizleyeceksin, hep bahçede mi çalışacaksın sanıyorsun, ne giyeceksin, hep aynı pantolonu mu, organik şampuan da alamazsın artık, onların fiyatları çok şişik! Gökçeeee..”
“Gökçee, o değil de peki..sen.. işe.. geri.. dönecek..misin..dönmezsen..yerine..ne..koyacaksın?...

...
..
.

Gözlemliyorum. Bugün daha 3. gün. “Değişimin köşesindeyim” diyordum son bir yıldır, şimdi köşenin öteki kenarında yolun en başındayım. Alışkanlıkları yaratmak kadar kolay olmayabiliyor onları kırmak. Biri fark etmeden zaman içinde geliştiğinden, diğeri ise farkındalık yüklü bir “ân”a karşılık geldiğinden olsa gerek. Öte yandan gerçekten yani neredeyse hücresel düzeyde isteyince bir şeyi şimşeğin gökyüzünde parlaması gibi bir anda gerçekleşiyor değişim. Yer küre asla yağmurdan önce olduğu gibi olmuyor sonrasında. Hava biraz serin ama renkler çok daha parlak! Şimdi zihnim hangi dehlizlerden bana ulaşmaya çalışırsa çalışsın, duyduğum başka bir ses var ve ben o sese vereceğim kulağımı... O ses ki yumuşacık, sakin, bağlantıda her canlıyla... O ses ki kalpten gelen bir niyetin peşinden gitmeye değer; o ses ki şefkatli kollar kadar sarılgan... 


*Bu otobüsün geçen hafta yaptığımız Mucizeler Yolculuğu’ndan rüyama çağırıldığını düşünüyorum, az önce öğrendim ki Edwin de otobüs temalı bir rüya görmüş.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder