11 Haziran 2015 Perşembe

İzmir'e Dönüş No Bilmemkaç!

İlk yazıda zilleri çala çala yolculuğa çıkacağımızı ilan edip; serzenişlerimi de, coşkumu da bağıra çağıra yazdımsa da bugün Haziran'ın 11'i, ben yine İzmir'de bilgisayar başında, bir benzer yazıyla daha karşınızdayım... Detay vermeye gerek yok, türlü aksiliklerle (bunları hayır olarak görmek de mümkün) İzmir bizi bırakmadı, sanki arkamızdan bir iple bağlıymış gibi, çıkıp çıkıp hop kendimizi salonda beyaz koltuğun üzerinde buluveriyoruz... Türlü enerjilere yorduk, dolunaya yorduk, ona buna yorduk derken, yarın sabah Çanakkale'ye gidiyoruz galiba! Önümüzdeki 3 gün söylemesi ayıp son 3 yıldır zaman zaman gerçekleştirdiğimiz Cadılar Buluşması (Edwin Cadılar Bayramı demeyi daha çok seviyor) olacak. Biraz ot, biraz kök, biraz ay ışığı, biraz ateş, biraz su, bol içtenlik... Benim yıllar önce Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabından esinlenerek yazdığım ve nacizane bestelediğim Kurt Kadın şarkısı da buluşmanın içindeki coşku anlarımızda bize yine eşlik edecek gibi duruyor. Bu sefer kayıt almayı düşünüyorum. Dın dın dın dın...

Neyse bizim yolculuğa dönecek olursak bir türlü oturup da yazamadığım Mucizeler Yolculuğu'ndan kısaca bahsetmiştim. Neyse ki sevgili Nurdan uzunca bahsetmeye karar vermiş. Okumak için http://daglardakarinca.blogspot.com.tr adresine kefiyle bakabilirsiniz. Burada "yazılmışı" olduğundan ben yine o kısmı geçip sonrasında neler olduğuna değineceğim.

Mucizeler Yolculuğu esnasında fark ettik ki malzeme açısından o kadar da hazır değilmişiz, ben mesela yeni aldığım uyku tulumuyla bildiğiniz dondum. Ekstremi -5 olan bir uyku tulumuyla bu bir seneyi geçiremeyeceğimden emin oldum. Yeni aldığım için vakit kaybetmeden iade-değişim işlemini yapmak istiyordum. Bir de o süreçte az zamanda çok yol yaptığımız için eve gelip biraz sindirmek de iyi fikir gibi geldi bize. Derken İzmir’e döndük. İlk planımız Karya Yolu’nda bir yürüyüşe çıkmaktı. Bunun için tüm “gerekli" malzemeleri alıp bir yandan da maksimum 10 kg’lık bir çanta ile yürüyüşe çıkabilmek için 5 kere çantayı boşaltıp geri doldurdum. Edwin’in ideal maksimumu 14-15 idi (Susuz :) )  Fakat bir gün içerisinde bizi bir süre daha şehirde tutacak bir dolu haber aldık. Aslında evde kalmak fena olmadı diyebilirim. Çantayı bir 5 kez daha doldurup boşalttım. 12 kg’da kalabildim. O sırada buradaki işler biraz hafiflediğinden, şehir de bastığından Edwin ve kız kardeşi Azelea’nın 3 senedir verimsiz bir tarladan bir çiftliğe dönüştürme yolunda oldukları Çeşme’deki araziye gitmeye karar verdik. İlk durağımız İzmir’den 70 km sonrasına denk geldi. Çok da güzel oldu. Karya Yolu yürüyüşü fikri hâlâ cebimizde, artık hazırız da aslında ama yarınki Cadılar Buluşması'na az bir zaman kaldığından yürüyüş planımız şimdilik askıda. Ha tabii bir de yakından takip ettiğimiz hava durumu da Erzurum’da günlük güneşlikken her nedense tam yolun geçtiği Aydın ve Muğla illerinde sağanak yağış veriyordu. Bunda da bir hayır vardı herhalde...

Çeşme’deki arazinin resmî olmayan adı Çabasız Köy, bolca çabadan sonra bir gün çabasızca orada yaşamak niyetiyle koyulmuş bir isim. Azelea’yı tanısanız ya da tanıyorsanız tahmin edersiniz ki, o günlere daha çok var. : ) Yerinde durmuyor ki…

Azelea tam bir biyolojik tarım uygulamacısı. Ay döngüsünü takip ederek ekim dikimini yapıyor. Aynı zamanda homeopatiye ve homeopatik bitki yetiştiriciliğine de ilgi duyuyor ve konu üzerine araştırmalar yapıyor. Biz yanına gittiğimizde Ay Akrep’ten çıkıp Yay’a geçiyordu. Ay su burcundayken ekim için çok elverişli bir zamanmış. Biz de hep beraber viyollerde tohumdan yetiştirdiği karpuz, kavun, maydanoz, aynısafa fidelerini diktik. Ayrıca barbunya ve mısır tohumları da ektik. Bunların bir kısımın Azelea’nın bir kısmını da Edwin ile benim önceden hazırladığımız yataklara ekip, diktik. Yeri gelmişken orada hem yükseltilmiş hem alçaltılmış hem de hemzemin yatak denemeleri olduğunu söyleyeyim. Bir kısmında da hügelkültür denemeleri mevcut. Hepsi denemek ve izlemek üzere yapılıyor. Arazide gölge de çok fazla yok o yüzden yatağın nem tutması çok önemli. Alçaltılmış yatakları Anadolu’nun kurak bölgelerinde kullanılan kadim bir nem tutma aracı olarak kullandıklarını öğrenip gözlemledikten sonra denemeye karar verdik. Hügelkültür ve yükseltilmiş yataklar da arazide çok derin toprak olmadığından toprak seviyesini artırmak üzere deneniyor. Ayrıca bu yataklar, içine organik madde gömüldüğünden kökler için nemli bir ortam yaratıyor ve üzerinde yetişecek bitkilere yıllar içerisinde yeterli organik maddeyi içinde barındırarak çabasız ama bereketli bir tarım uygulaması olarak yerini almayı bekliyor. Tüm bunların yanı sıra yatağın türünden bağımsız olarak ekim-dikim yapılan her alanı uygun bir malzemeyle örtmek de bir sürü açıdan araziye destek bir uygulama. Buna permakültürde malçlama deniyor. Böylece yabani otlarla doğal bir yöntemle başa çıkılıyor, özellikle Çeşme’deki gibi kurak yerlerde topraktaki suyun hızlıca buharlaşmasının önüne geçmiş ve tıpkı tenimizi güneş koruyucularla ya da kıyafetlerle koruduğumuz gibi üst toprak ve onda bulunan pek kıymetli bakteriler aşırı güneş ışığına maruz kalmaktan kurtarılmış oluyor. Malç malzemesi olarak karton, kurumuş otlar, saman gibi materyaller kullanılabilir. Biz belediyenin budayıp parçaladığı ağaç kabuklarını kullandık. 

Arazide daha ziyade yumurta amaçlı 11 tane tavuk ve şimdilik 3 keçi 1 de teke var. Yakında keçilerini ikisi kuzularla takas edilecek. Bence kazların ve ördeklerin gelmesi de yakındır. : ) Küçükbaşlar daha çok Edwin’in üzerine çalıştığı Bütüncül Yönetim’den esinlenilerek oraya gittiler. Arazide ot epey fazla artık. Baharda yeşeren, yaz başladığında da sararan otlar onların yemeğinin bir kısmını oluşturuyor. Onlar yemek yerken araziyi gübreledikleri için toprağın iyileşmesine de katkıları oluyor. 

Oradaki toprak yapısını düzeltme çalışmalarından bir diğeri de pek saygıdeğer kompost! Kompost sadece arazisi olanların değil evde sebzesini soyan, kabuğunu çöpe atan herkesin bir şekilde yapması gereken birşey bence. Bizim toprağa borcumuz bile diyebilirim kendisine. Siz yapmıyorsanız en yakınınızda bunu yapan kişiye ulaştırabilirsiniz. Elaine Ingham’ın dediği gibi Toprak Ana’nın 4 milyar yıldır bildiği bir şey olmalı, biz 50 bilemedin 100 yılda zehirli kimyasallarla toprakla nasıl “baş edeceğimizi” nasıl da bildiğimizi sanıyoruz öyle? Vaktiniz ve ilginiz varsa bu kadının Toprak Besin Ağı (Soil Food Web)’ini inceleyin bence. Biz de inceliyoruz. : )

Kompostu hazırlarken


Çeşme'deki o güzel üretimin bir parçası olmak bana çok iyi geldi, hatta bir ara "neden gözüm dışarılarda, şuracıkta Azelea ve Edwin ile misler gibi çalışırız işte bahçede" diye geçirdimse de, bu hissi muhtemelen her durakta yaşayacağımı ve bir gün gerçekten bir yerde durmak isteyene kadar da yolda olmaya tüm hücrelerimin ihtiyaç duyduğunu bilerek renkli düşlerle vedalaştım orayla. Vedalaştım vedalaşmasına da döndük geri İzmir'e (İzmir'e dönüş No:2). Neyse önemli değil, zira o beyaz koltukta mesai saatleri içinde Cowboy Bebop izlemenin zevkine de varmış oldum. İnsan bunu da özlüyormuş.

"Madem İzmir'deyiz bari bisiklete binelim" dediğimiz gün çalındı güzel bisikletim. Bir tek bana değil bir sürü güzel insana değmişti güzel kuzu...Zor oldu gittiğini kabul etmem. Ettim.



12 kg'lık çanta Karya Yolu içindi. Sürekli yürüyüş yapmayacağımız bir sürece girecek olmamızın gazıyla "20 kg yaparım, her şeyimi alırım" psikolojisine giriverdim. Ne de olsa her gün sırtımda taşımayacaktım! Edwin 23'e vurdu ki oran olarak uygun gelse de deneyimi pek öyle söylemiyordu.  Attık çantaları sırtımıza, çıktık evden dolmuş durağına, arada 50 metre, bende bir sorgulama hali! Benim 5 kg'lık teknoloji çantası (bilgisayar, fotoğraf makinesi falan) gitti Edwin'e. Kuzum benim! Ben de şu ağırlık meselesine akademik yaklaşmaya karar verdim ve oracıkta 3 makale (!) taradım konuyla ilgili; cevap net: Vücut ağırlığının maksimum 3'te 1'i. Ben çekerim 46, Edwin çeker 70. Hesap ortada. Evrensel hata: Çok kıyafet, çok yemek! Biraz gümüş, biraz yağ da benden olsun. : )

"Olsun" dedik! "Sırtımızda görelim, böylelikle deneyimle öğrenme gerçekleşir". Önünü arkasını göremeyen, yokuşta saniyesinde nefes nefese kalan, dolmuşta oturamayan, oturdu mu kalkamayan, bir de birbirinin haline kahkahayla gülen iki tip, deneyimle öğrendik:  1/3

Gülüyoruz halimize


İlk durak Selçuk üzerinden Şirince oldu. Sezonu olmadığından herhalde, enfes bir zamanıydı köyün. Ege'de bir Karadeniz mikro kliması oluşmuş bildiğiniz. Koca bir ceviz ağacının dibine yerleştik, dere 3 adım ileride, karşımızda ulu kavak ağaçları. 2 gün geçirdik orada, çok güzel insanlarla tanıştık. Köyün içişlerinde işler biraz karışık anladığım kadarıyla, köy Koruma İmar Planı kapsamında olduğu için yapı yapmakla ilgili karmaşık olaylar dönüyor. Oraları beni çok ilgilendirmiyor. Ben size cömert koca dut ağacından bahsedeyim, her bir dalını yere kadar uzatmış, kıpkırmızı dutlarını bize sunan harika ağaçtan, sonra kaldığımız günler boyunca bizimle gezen, çadırımızın önünde geceleri nöbet tutan dostumuz Skaps ve onun küçük yaramaz dostu Çilek'ten...

video


Ne Matematik Köyü'ne gittim, ne de Nişanyan'ın oralara. Sarı kantaronların, kiraz, şeftali, dut, kestane ağaçlarının, pınarların, yerdeki pırıl pırıl taşların yanı daha çekiciydi. Bizi yolda görüp tamamını kendi yaptığı evinde tatlı oğlu Yusuf ile beraber ağırlayan Ali Kemal ve onun hiç düşünmeden içini bize açtığı sohbeti çok kıymetliydi.

Ali Kemal ile

Akşamında yemek yediğimiz restoranın çiftçi sahipleriyle ettiğimiz sohbet de öyle... 70 dönüm araziye domates eken, kanyaş otu ile mücadele eden, hangi ilacı nasıl, ne zaman atacağını dert etmiş Salih Abi ve eşi Kıymet ile topraktan konuşmak bana bir kez daha yolculuğumuzun değerini hatırlattı. Bir gün bu kadar büyük arazilerde tek tür üzerine ekim yapan biriyle karşılaştığımda ona bunun başka yollarının olduğunu anlatabilecek ve belki de bunun denemeye değer olduğu heyecanını aşılayabilecek kadar çok uygulamaya temas etmiş olmayı diliyorum.

Şarkı söyleyen kavaklar


Bu mini yolculuğa giderken uğramaya niyet ettiğimiz öteki yer de Türkiye'nin ekolojik köyü diye lanse adilen Kirazlı köyüydü. "Hello, where are you going?" sorularına "vallahi geziyoruz abi" şeklinde cevap vererek üzerimizdeki turist imajını atmaya çalışsak da köy kahvesinde beklenen soru geldi: "Şalvarınız buralı değil, tipler buralı değil ama Türkçe konuşuyorsunuz, siz nerdensiniz?" : ) "Biz" dedik, "İzmir, Ankara; hem bu üstümüzdekilerle de gezmesi rahat oluyor, buralara da organik üretim yapılıyor diye merak ettik geldik, biz de toprakla uğraşmak istiyoruz". Sonra sevgili Nihat Fırat ile onun yeri olan Yer Sofrası'nda uzun uzun sohbet etme şansımız oldu. Orada bir kaç yıl önce bir girişim başlatmış, oranın meşhur kara kirazını organik olarak üretmeye karar vermişler. Fon da bulmuşlar. 10 çiftçiyle başlayıp, dış piyasaya iyi fiyata ürün verince 60 çiftçiye kadar yükselmiş sayıları ama ne yazık ki sonraki sene yeterince kiraz çıkmamış. Miktar düşünce yurt dışındaki firma fiyatı düşürmüş. Sonra üzüm üretmişler, laboratuvarda kalıntı çıkmış, ihracat askıya alınmış, tam o günlerde yağmur da indirince ürünlerin kalitesi düşmüş. Sonrasında kalıntının laboratuvarda kullanılan cihazda bulunduğu, ürünlerde olmadığı anlaşılmışsa da ikinci bir darbeyi yiyen çiftçilerin çoğu çekilmişler projeden. Nihat Bey, kendi üretimini yapmaya devam ediyor, birkaç çiftçi de. Zira hâlâ orada Pazar günleri bir organik pazar kuruluyor. Bu pazar kadınlar için önemli bir geçim kaynağı olarak yürürlükte neyse ki...

Dışarıda olan bitenlerin az biraz daha farkında olarak İzmir'e dönüyoruz. Dönüyoruz çünkü o çantalar ha-fif-le-ye-cek! (İzmir'e dönüş No:3)

Bu dönüş vesilesiyle epeydir yazamadığım şeyleri de derlemiş oldum. Buraya kadar sabırla gelen okura bir itirafım olacak aslında!

Hani Şirince'de bir dere vardı ya.. Ceviz ağacının altından çıkıp, az ötedeki dereye varıp, ayaklarımı içine soktuğumda "nereden açtım ben bu blogu ya?" deyiverdim kendime. Neyi anlatıyorum, niye anlatıyorum? Aslında yaşadığım bir sürü şeyi birilerine anlatmaya çalışmadan, kendi kendime yaşamaya çok ihtiyacım var. Öte yandan bir sürü insandan ilham aldığım gibi yola çıkmak isteyenlere ilham vermek de istiyorum. En iyisi ben burada dile getireyim; yolculuğu anlatmak istiyorum ama her zaman değil, hepsini değil...

Bu benim için biraz da tohum olmak demek, biraz gizlenmeye de ihtiyacım var. Bunu fark eder etmez  bu kendi kendime üstlendiğim sorumluluğu yine kendi kendime dereye bıraktım gitti. İçimden gelirse yazacağım. Her deneyimimi(zi) aktarmaya çalışmayacağım; aksine karşılaştıkça bol bol gözlerinizin içine bakacağım. Hikayeler de gülüşümden akacak size, belki de gözyaşımdan... Kimbilir...

Geçen haftalarda ben güldür güldür bir blog yazarı olacağımdan eminken başladığım bu yazının böyle biteceğini hiç tahmin etmiyordum. Acaba daha ne kadar değişeceğim?

Beyaz koltuktan sevgiler..














27 Mayıs 2015 Çarşamba

Alışkanlıkları Kırma Yolunda

Yer: Tuz Gölü
Fotoğraf: Hazal Orhon Yer: Tuz Gölü
                                                                                       
Bugün günlerden Çarşamba, az önce yani saat 9’u 10 geçe uyandım. 3 gündür yataktan çıkışım ortalama bu saatlere denk geliyor. Pazartesi günü o günün Pazartesi olduğunu anlamayacak kadar çabuk geçti, Kemeraltı’nda, Alsancak’ta yapılacak şeyler vardı çünkü. Salı günü ise şu an okumakta olduğunuz blogu açmak, yanımda olmasını istediğim şeyleri taşınabilir bir sürücüye özenle yerleştirmek ve küçücük bir çantaya kendimi sığdırmaya çalışmakla geçti. Bu sığma konusuna başka bir yazıda yer ayırmayı istediğim için şimdi üzerinde durmuyorum. Zira üzerinde durmak istediğim şey şu anda tam da içinde bulunduğum alışkanlıkları kırmaya bağlı garip hisler karmaşası. Dün gece rüyamda 7.5 yıldır beraber çalıştığım iş arkadaşlarımla aynı otobüsteydik*. Çalışma yerimiz bu otobüsmüş meğer. Fakat her ne hikmetse benim çalışasım yok, bilgisayar önümde duruyor, boş boş bakıyorum ekrana, saatlerce! İşin garip tarafı bir gün önce yapmakta olduğum işe devam etmem gerekirken ben onu da unutmuşum tümden. O saatleri oyalanarak geçirdikten sonra bu sefer ne iş yapacağımı sormak da uygun olamayacağından  –çünkü “e bu saate kadar ne yaptın” diye soracaklar– gözlerimi sıkıca yumup hatırlamaya zorluyorum kendimi. Tam o sırada Flora’dan Ayşe bana ve otobüsteki herkese tek tek yaban mersini kurusu dağıtmaya başlıyor ve bir oyuna davet ediyor bizleri. Birdenbire benim işe ara verişim konuşuluyor ve ben anlıyorum ki artık bir şey yapmak zorunda değilim. Hatta bana neden bilgisayarı hâlâ kucağımda tuttuğumu sorup, aralarında gülüşüyorlar. Bu arada o  gün aynı zamanda benim doğum günümmüş, yolculuğun bir kısmında “neden hiç kimse bunu hatırlamıyor” diye hayıflandığımı da hatırlıyorum uyandığımda, sonra kendi kendime diyorum ki “yok senin doğum gününe daha bir ay var yahu, kimse unutmuş değil merak etme”

Bugün günlerden Çarşamba, 9’u 10 geçe hafif gergin uyandım. 1 yıllık bir bilinmezin ilk günleri, daha dün sabah bir boşluk anında “ne yapacağım lan ben bir yıl?” deyiverdim. Sanki sarhoşken şuursuzca atılmış bir imza gibi geldi aldığım bu işe ara verme kararı ve son bir kaç ayki hazırlığım. Sonra o duygu-düşünce selinden gülerek ve hayatın bana getireceği sürprizlere kalbimi açık tutmaya niyet ederek çıktım. Bu ikisi arasındaki geçişte zihnimdeki düşünceleri sorarsanız da şöyle tarif edeyim: Hani eskiden –kimi yerlerde hâlâ– pazarlarda her tezgahtan aynı anda olanca uyumsuzluğuyla “abla buyur, batan geminin malları bunlar, ikizlere takke, son fiyaattt, bi yiyen bi yemiyen pişman, derrryaa kuzusu bunlaaarrr” kabilinden atonik sesler gelirdi ya, bunlarla baş etmenin iki yolu vardı, en azından benim için: 1. Orayı hemen terketmek 2. Aralarındaki enteresan uyumu yakalayıp, abilerin yüzlerine karşı gözlemci konuma geçmek, her ne kadar onlardan biri sütyeni kafasına geçirmiş olsa da!

Kendi örneğimde ben bu sefer ikinciyi seçtim. Gözlemliyorum onu. “Gökçee alıştığın harcama kafası nasıl değişecek, artık maaş yok, Gökçee ya para biterse, Gökçeee ne saçma bir şey yaptın sen, neyine güvendin öyle, Gökçieee, hop sana dedik, iki kişi gezmek kolay mı sandın, Gökçe, düzensizlikle nasıl baş edeceksin ki, Gökçe, okuyayım yazayım diyorsun, o küçücük çantaya neyi sığdıracaksın pardon (bak yine aynı konu!), saçların uzasın mı yoksa kısa daha mı rahat olur, kalabalık ve yalnızlık ihtiyacını dengeleyebilecek misin, vize falan verecekler mi sana, işteyken başvursaydın ya şapşal, hep gezecek misin, işe yarar birşeyler yapmayacak mısın, gönüllü olup tuvalet mi temizleyeceksin, hep bahçede mi çalışacaksın sanıyorsun, ne giyeceksin, hep aynı pantolonu mu, organik şampuan da alamazsın artık, onların fiyatları çok şişik! Gökçeeee..”
“Gökçee, o değil de peki..sen.. işe.. geri.. dönecek..misin..dönmezsen..yerine..ne..koyacaksın?...

...
..
.

Gözlemliyorum. Bugün daha 3. gün. “Değişimin köşesindeyim” diyordum son bir yıldır, şimdi köşenin öteki kenarında yolun en başındayım. Alışkanlıkları yaratmak kadar kolay olmayabiliyor onları kırmak. Biri fark etmeden zaman içinde geliştiğinden, diğeri ise farkındalık yüklü bir “ân”a karşılık geldiğinden olsa gerek. Öte yandan gerçekten yani neredeyse hücresel düzeyde isteyince bir şeyi şimşeğin gökyüzünde parlaması gibi bir anda gerçekleşiyor değişim. Yer küre asla yağmurdan önce olduğu gibi olmuyor sonrasında. Hava biraz serin ama renkler çok daha parlak! Şimdi zihnim hangi dehlizlerden bana ulaşmaya çalışırsa çalışsın, duyduğum başka bir ses var ve ben o sese vereceğim kulağımı... O ses ki yumuşacık, sakin, bağlantıda her canlıyla... O ses ki kalpten gelen bir niyetin peşinden gitmeye değer; o ses ki şefkatli kollar kadar sarılgan... 


*Bu otobüsün geçen hafta yaptığımız Mucizeler Yolculuğu’ndan rüyama çağırıldığını düşünüyorum, az önce öğrendim ki Edwin de otobüs temalı bir rüya görmüş.